Psikoloji'nin içerdiği metafizik ve felsefi konular sebebiyle bir bilim dalı olup olmadığı bazı kesimler tarafından günümüzde bile tartışılmaya devam etmektedir. Ancak metafizik ve felsefi konularının yanında psikolojinin deney ve gözlem yaparak bilgiler ürettiği de bir gerçektir. Bu nedenle Psikoloji günümüzde sıkça kullanılan modern bir bilim dalıdır. 

Psikolojinin bilimsel bir disiplin hâline gelmesinde en önemli etkenlerden biri fizyolojik çalışmaların gelişmesidir. Özellikle 19. yüzyılda sinir sistemi, beyin ve duyu organları üzerine yapılan araştırmalar, psikolojinin deneysel temellere dayanmasını sağlamıştır. Fizyoloji alanındaki bu gelişmeler, insan davranışlarının ve zihinsel süreçlerin biyolojik temellerle açıklanabileceğini göstermiştir. Böylece psikoloji, felsefeden ayrılarak bağımsız bir bilim dalı olma yolunda önemli bir adım atmıştır. 

Bu yazımızda günümüzdeki modern psikoloji biliminin ortaya çıkma sürecinde etkisi olan fizyolojik çalışmalar ve önemleri psikoloji tarihi kapsamında yer almaktadır.

Johannes Müller'in Özgül Sinir Enerjisi Teorisi Nedir?

Bu süreçte öne çıkan bilim insanlarından biri Johannes Müller’dir. Johannes Müller, 19. yüzyılda yaşamış Alman bir fizyoloji profesörüdür ve modern fizyolojinin kurucularından biri olarak kabul edilir. Müller, psikoloji alanına önemli katkılar sağlayan Özgül Sinir Enerjisi Teorisi’ni ortaya koymuştur.

Bu teoriye göre, bir sinirin uyarılması sonucu ortaya çıkan duyum, uyarının fiziksel özelliklerine değil, uyarının iletildiği sinir yoluna bağlıdır. Yani her sinir, kendine özgü bir duyum yaratır. Örneğin, göz siniri hangi şekilde uyarılırsa uyarılsın görme duyumu oluşur; kulak siniri uyarıldığında ise işitme duyumu ortaya çıkar.

Özgül Sinir Enerjisi Teorisi, duyusal algının fizyolojik temellerinin anlaşılmasında büyük önem taşımaktadır. Bu teori sayesinde algının, dış dünyadaki nesnelerin doğrudan bir yansıması olmadığı; sinir sistemi aracılığıyla işlenen ve oluşturulan bir deneyim olduğu anlaşılmıştır. Müller’in bu yaklaşımı, psikolojide deneysel yöntemlerin kullanılmasının önünü açmış ve beyin ile davranış arasındaki ilişkinin araştırılmasına zemin hazırlamıştır.

Müller’in çalışmalarından etkilenen fizyologlar, beynin tek bir bütün olarak değil, farklı işlevlere sahip bölümlerden oluşan bir yapı olabileceğini düşünmeye başlamışlardır. Bu düşünce, beynin her bir bölümünün farklı davranışlar ve zihinsel süreçlerle ilişkili olabileceği varsayımını ortaya çıkarmıştır. Bu doğrultuda, beynin işlevlerini belirlemek ve bir beyin haritası oluşturmak amacıyla çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.

Beyin Fonksiyonlarını İnceleme Metotları Nelerdir?

Yok Etme Metodu: Beynin belirli bir bölümünün yok edilmesi ya da hasar verilmesi sonucunda davranışta meydana gelen değişimlerin incelenmesi yöntemidir. Pierre Flourens, 19. yüzyılda yok etme yöntemini kullanarak güvercinler üzerinde deneyler yapmıştır. Bu deneylerde beynin belirli bölgelerini cerrahi olarak çıkarmış ya da tahrip etmiş ve ardından hayvanların davranışlarını gözlemlemiştir. Örneğin, beyinciği çıkarılan güvercinlerin denge ve koordinasyonunu kaybettiği, ancak yaşamsal faaliyetlerinin sürdüğü görülmüştür. Buna karşılık, beynin üst kısımları (büyük beyin) zarar gördüğünde algılama, öğrenme ve istemli hareketlerin bozulduğu tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, düşünme ve zihinsel faaliyetlerin kalpte değil, beyinde gerçekleştiğini deneysel olarak ortaya koymuş ve modern nörobilimin gelişimine önemli katkı sağlamıştır.

Klinik İnceleme Metodu: Yaşarken davranış bozukluğu gösteren bireylerin, ölümden sonra beyinlerinin incelenmesi yöntemidir.

Paul Broca: Konuşma bozukluğu yaşayan hastalar üzerinde yaptığı klinik gözlemler sonucunda, konuşma üretiminin beynin sol frontal lobunda yer alan özel bir bölge tarafından kontrol edildiğini ortaya koymuştur. Broca’nın incelediği hastalar ne söylemek istediklerini biliyor, ancak kelimeleri akıcı bir şekilde üretemiyorlardı. Bu bölgenin hasar görmesiyle ortaya çıkan duruma Broca afazisi adı verilmiş ve böylece dilin beyinde belirli merkezlerde örgütlendiği fikri güçlenmiştir.

Carl Wernicke: Dil bozukluklarını farklı bir açıdan ele almış ve konuşmayı anlama yetisinin sol temporal lobda bulunan ayrı bir beyin alanıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Wernicke alanı hasar gördüğünde hastalar akıcı konuşabilmekte, ancak söyledikleri anlamsız olmakta ve başkalarının söylediklerini anlamakta zorlanmaktadır. Bu bulgular, dilin tek bir merkezden değil, birbiriyle bağlantılı farklı beyin bölgelerinin ortak çalışmasıyla gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Elektriksel Uyarım Metodu: Beynin farklı bölgelerine zayıf elektrik akımları verilerek ortaya çıkan motor ve davranışsal tepkilerin incelenmesi yöntemidir. Gustav Fritsch ve Eduard Hitzig, 19. yüzyılın sonlarında köpekler üzerinde yaptıkları deneylerde, beynin belirli bölgelerine elektriksel uyarım verdiklerinde karşı taraftaki kasların kasıldığını gözlemlemişlerdir. Özellikle frontal lobun arka kısmının uyarılmasıyla kol, bacak ve yüz gibi vücut bölümlerine ait istemli hareketlerin ortaya çıktığını göstermişlerdir. Bu bulgular, beynin motor işlevlerinin belirli ve lokalize alanlar tarafından kontrol edildiğini kanıtlamış ve motor korteks kavramının temelini atmıştır. Bu çalışmalar, günümüzde kullanılan Transkraniyal Manyetik Uyarım (TMS) yönteminin de bilimsel altyapısını oluşturmuştur. TMS’de kafatası üzerinden uygulanan manyetik alanlar aracılığıyla beynin belirli bölgeleri geçici olarak uyarılmakta ya da baskılanmakta ve böylece motor hareketler ile bilişsel işlevler üzerindeki etkileri incelenebilmektedir.

Beyin Şekillerini İnceleme Metotları Nelerdir?

Frenoloji Metodu: Franz Joseph Gall, beynin farklı bölgelerinin farklı zihinsel işlevlerden sorumlu olduğunu savunmuştur. Bu bölgelerin gelişmesine bağlı olarak kafatasında tümsekler oluşacağını ve bu tümseklerden kişinin zekâsı ve kişiliği hakkında bilgi edinilebileceğini ileri sürmüştür. Ancak bu görüş bilimsel olarak kanıtlanamamıştır.

Psikolojinin Oluşumunda Fizyolojik Etkilerin Önemi Nedir?

Fizyolojik çalışmaların artmasıyla birlikte duyular, sinir sistemi ve beyin fonksiyonları bilimsel yöntemlerle incelenmeye başlanmıştır. Gustav Fechner, uyarıcı şiddeti ile algı arasındaki ilişkiyi inceleyerek psikofiziğin temellerini atmıştır. Hermann von Helmholtz ise sinir iletim hızını ölçerek algının fizyolojik temellerini ortaya koymuştur. Bu çalışmaların sonucunda deneysel yöntemler psikoloji alanında yaygınlaşmış ve Deneysel Psikoloji ortaya çıkmıştır. Wilhelm Wundt, Leipzig’de ilk psikoloji laboratuvarını kurarak psikolojinin bağımsız bir bilim dalı hâline gelmesini sağlamıştır. Buraya tıklayarak Psikolojinin Oluşumunda Deneysel Etkiler başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.

Sonuç olarak, fizyolojik beyin ve sinir sistemi çalışmaları psikolojinin deney ve gözleme dayalı bir bilim dalı olarak gelişmesinde temel rol oynamıştır. Bu çalışmalar sayesinde psikoloji, sadece felsefi bir disiplin olmaktan çıkmış, deneysel ve bilimsel bir alan hâline gelmiştir. Günümüzde nöropsikoloji, kognitif bilim ve deneysel psikoloji, fizyolojik temeller üzerine inşa edilmeye devam etmektedir.